İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 719 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 1295640 defa okunmuş ve 1373 yorum yazılmıştır.

MEHMET AKİF ERSOY

Kategori Kategori: Sanatçılar | Yorumlar 6 Yorum | Okunma 4301 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 30 Nisan 2007 20:22:20

1873 yılında İstanbul da doğan, ilk ve orta öğrenimine İstanbul da başlayan Mehmet Akif, 1893 yılında yine İstanbul da üniversiteyi birincilikle bitirdi ve yirmi yaşında hayata atıldı.

MEHMET AKİF ERSOY

1873 yılında İstanbul'da doğan, ilk ve orta öğrenimine İstanbul'da başlayan Mehmet Akif, 1893 yılında yine İstanbul'da üniversiteyi birincilikle bitirdi ve yirmi yaşında hayata atıldı. Bu yıllarda Türkiye, tarihinin en bunalımlı, en buhranlı yıllarını yaşıyordu.

1908'de II. Meşrutiyet ilân edilecek, 1911'de Trablusgarp Savaşı çıkacak, o bitmeden 1912'de Balkan Savaşı patlak verecek, onu 1914'te I. Dünya Savaşı takip edecek, imparatorluk ilk önce en değerli topraklarını kaybedecek ardından dağılıp yıkılacaktı. Tarih 1918'i gösterirken Türk milleti tarih sahnesinden silinme, bütün hak ve hürriyetlerini kaybetme, sömürgeleşme tehlikesiyle karşı karşıya gelecekti. Ama tarihin hiçbir döneminde esir olarak yaşamamış bu millet, 1919'da Millî Mücadeleyi başlatarak bütün cihana meydan okuyacak, yıkılmış, bitmiş, tükenmiş bir imparatorluğun enkazı içinden, herşeyin bittiğinin sanıldığı bir anda yeni bir devlet çıkarmayı başaracaktı.

İşte biz, bu yazımızda, 'Türkiye'nin bu buhranlı 30 yılında (1893-1923) Mehmet Akif ne yaptı, nasıl bir hayat yaşadı, ülkesi, milleti için nelere katlandı?' sorularını cevaplandırmaya çalışacağız.

1893 yılında memuriyete başlayan Akif'in ilk görevi "Orman ve Maadin ve Ziraat Nezareti"nde veteriner müfettiş yardımcılığıdır. Görev merkezi İstanbul olmakla birlikte, 1898 yılına kadar Rumeli, Anadolu ve Arabistan'ın çeşitli bölgelerinde müfettiş olarak dolaşır. Bu arada, 1894 yılında altı ayda Kur'ân'ı ezberler.1 Fransızcasını geliştirir. 1893 yılından itibaren de ilk şiirlerini, telif ve tercüme ilk yazılarını yayımlamaya başlar.

1898'de yirmibeş yaşındayken İsmet Hanım'la evlendi. 1906'dan sonra çeşitli memuriyetlerle birlikte, Halkalı Ziraat Mektebi'nde (1906) ve Çiftçilik Makinist Mektebi'nde (1907) öğretmenlik de yaptı.

1908'de II. Meşrutiyet ilân edildiğinde Akif, Umur-ı Baytariye Dairesi Müdür Muavini idi. Meşrutiyet'in ilânından kısa bir süre sonra, rasathane müdürü Fatin Hoca (Gökmen) Akif'i onbir arkadaşı ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye yaptı. Fakat Akif, cemiyete üye olurken edilmesi gereken yemindeki "Cemiyetin bütün emirlerine, kayıtsız şartsız itaat" ibaresini kabul etmeyerek, "Cemiyetin yalnız doğru bulduğu, makul olan isteklerini yapacağına" yemin etmişti. İttihat ve Terakki'nin yemini onun için değiştirilmişti.2

Akif, 24 Kasım 1908'de Darülfünun (Üniversite) Edebiyat ?ubesi'ne Osmanlı edebiyatı hocası tayin edildi. Eski görevi de devam ediyordu.

Meşrutiyet'in ilân edilmesiyle ülkenin kurtulacağını, birçok problemin kısa sürede çözüleceğini sanan ve sevinen birçok kimse gibi Akif de, hayal kırıklığına uğradı.

Ülke, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin elinde hızla felâkete doğru sürükleniyordu. 1911-1912 Trablusgarp Savaşı ve yenilgisini, 1912-1913 Balkan Savaşı ve yenilgisi takip etti. Bütün Balkanları kaybettik.

Akif bu yıllarda yukarıda belirttiğimiz resmî görevlerinin yanında 27 Ağustos 1908'de yayımlanmaya başlayan ve 8 Mart 1912'den sonra Sebîlürreşâd adıyla yayın hayatını sürdüren Sıratımüstakim dergisinin başyazarlığını yaptı. Kendisinin hemen hemen bütün şiir ve yazıları bu iki dergide yayımlanmıştır. 1911'de I. Safahat'ı, 1912'de II. Safahat'ı (Süleymaniye Kürsüsünde), 1913'de III. Safahat'ı (Hakkın Sesleri) yayımladı.

İstanbul'da Beyazıt, Fatih, Süleymaniye camilerindeki konuşmalarıyla halkı uyandırmaya çalıştı. Bu konuşmalarıyla Sıratımüstakim ve Sebîlürreşâd'daki şiirleri ve yazılarıyla insanımıza yol göstermeye çalıştı. Kurtuluşumuzun ancak İslâm'a, İslâm ahlâkına, İslâm'ın dupduru yaşandığı Asr-ı Saadet'e dönmekle olacağını anlattı. İslâm idealini dile getirdi. İslâm'ın nasıl anlaşılması gerektiğini gösterdi. Devrin Batıcı, pozitivist, materyalist, ateist aydınlarını uyardı, onların İslâm'a yönelik eleştirilerine cevap verdi. 1912'de yayımlanan Süleymaniye Kürsüsünde, Servet-i Fünun şâiri Tevfik Fikret'in 28 Nisan 1905'te yazdığı fakat 1908'den sonra muhtemelen 1910'da yayımlanan ve tarihe, bütün dinlere, özellikle de İslâm dinine hissî bir şekilde, nefretle saldıran "Tarih-i Kadim" adlı şiirine,

Üdebanız hele gâyetle bayağı mahlûkat... (...) /Serseri: Hiçbirinin mesleği yok, meşrebi yok; / Feylosof hepsi; fakat pek çoğunun mektebi yok! / ?imdi Allah'a söver... Sonra biraz bol para ver: / Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder! 3
mısralarıyla karşılık verdi.

Bu yıllarda şiirleri, konuşmaları, telif ve tercüme eserleriyle büyük bir üne kavuştu. Devrinin en tanınmış İslâm şairi oldu. Geniş halk kitleleri tarafından sevilerek okundu, dinlendi.

Akif, Balkan Savaşı'nın faciaları, yıkıntıları üzerine ne yapacağını şaşırdı. Perişan olmuştu. Çünkü bütün Balkanlar elimizden çıkmış, milyonlarca Müslüman Türk herşeyini kaybetmiş bir şekilde, aç, susuz İstanbul'a ve Anadolu'ya göç etmişti. Akif, milletimizin başına gelen bu felâketler, yıkıntılar karşısında ne yapacağını bilemiyor, ızdırap içinde inliyordu. 1913 yılında yayınladığı III. Safahat (Hakkın Sesleri), bu feryatlar, bu inlemelerle doludur. Aslında bütün "Safahat bir nevi, bu yıkıntıların safha safha anlatılışı, duyuruluşu ve bu yıkıntıların şairde bıraktığı acı izlerin derlenişi, toplanışı ve tespit edilişidir. Bu yüzden Safahat, bir bakıma, Türk tarihinin en acıklı günlerinin yaşanmış bir destanı, yas yapraklarıdır."4

Muztarip şairin Türk toplumunun içine düştüğü bu acıklı durum karşısında tavrı, zaman zaman Allah'a karşı sitemkâr seslenişlere bile dönüşür:

Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı? / Mahşerde mi biçarelerin yoksa felâhı! / Nur istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun! / "Yandık" diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun. / Ya Rab, bu ne hüsrandır, İlâhi, bu ne zillet? / (...) / Mazlumu nedir ezmede, ezdirmede mânâ? / Zalimleri adlin, hani, öldürmedi hâlâ? / Cani, geziyor, dipdiri... Can vermede masum! / Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm? / (...) / Madem ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın... / Yaksaydın o mel'unları... Tuttun bizi yaktın! / Küfrün o sefil elleri âyâtını sildi: / Binlerle cevâmi yıkılıp hâke serildi! / (...) / Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar; / Bir giryede bin ailenin matemi çağlar! / En kanlı şena'atle kovulmuş vatanından, / Milyonla hayatın yüreğinden gidiyor kan! / İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok... / Nâ-hak yere feryad ediyor: Acize hak yok! / Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devahi? / Ağzım kurusun...Yok musun ey adl-i İlahi 5

Tabiî bu mısraları, milletinin ızdıraplarıyla muzdarip bir şairin, çok samimi feryatları, çığlıkları olarak görmek lâzımdır.

Akif'in yine aynı yıl, yine III. Safahat (Hakkın Sesleri)'ta yayımladığı "Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi" adlı şiiri de, onun içinde bulunduğu ruh hâlini istenenin üzerinde tasvir eder:

Yıllar geçiyor ki, ya Muhammed, / Aylar bize hep Muharrem oldu! / Akşam ne güneşli bir geceydi... / Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu! / Âlem bugün üç yüz elli milyon / Mazlûma yaman bir âlem oldu: / Çiğnendi harîm-i pâki şer'in; / Nâmusa yabancı mahrem oldu! / Beyninde öten çanın sesinden / Binlerce minâre ebkem oldu. / Allah için, ey Nebiyy-i ma'sûm, / İslâm'ı bırakma böyle bîkes, / İslâm'ı bırakma böyle mazlûm. 6

Akif, Umur-ı Baytariye Dairesi Müdürü Abdullah Bey'in haksız yere görevinden alınması üzerine 11 Mayıs 1913'te Umur-ı Baytariye Dairesi Müdür Muavinliği görevinden istifa etti. 1913 yılı sonunda üniversitedeki görevinden de ayrılmak zorunda kaldı. Çünkü Sebîlürreşâd, İttihat ve Terakki hükümetinin yanlışlarını eleştiriyordu. 1914 yılı başında Mısır seyahatine çıktı. Oradan da Hicaz'a geçti ve ?am yoluyla tekrar İstanbul'a döndü.

1914 yılı Ağustos ayı başlarında IV. Safahat (Fatih Kürsüsünde)'ı yayımladı. 1914 yılı sonunda ise, Osmanlı devletinin Almanya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na girmesi üzerine, devlet tarafından görevli olarak Almanya'ya gönderilen heyete katılarak Berlin'e gitti. Burada üç ay kaldıktan sonra, 1915 yılı başlarında İstanbul'a döndü.

O yıllarda ülkemizin yüksek çıkarlarını korumak ve bu konuda önemli ve gizli çalışmalar yapmak üzere Teşkilât-ı Mahsusa adlı bir askerî haber alma ve casusluk teşkilatı kurulmuştu. Akif 1915 yılı Mayıs ayında bu teşkilâtın başkanı Eşref Kuşçubaşı idaresindeki bir heyetle resmî görevli olarak Arabistan'a gönderildi. Bu gezi esnasında Medine'yi ikinci defa ziyaret eden Akif, en güzel şiirlerinden biri olan "Necid Çöllerinden Medine'ye" adlı şiirini, bu ziyaretin ilhamıyla yazdı. 1917 yılında, V. Safahat (Hâtırâlar)'ı yayımladı.

Kısacası, I. Dünya Savaşı yıllarında o, Berlin'den Arabistan çöllerine, oradan İstanbul'a koşup durdu. Devletimize isyan eden, İngilizlerle bir olan Arap aşiretlerine hak ve hakikatı anlatmaya çalıştı. Ülkemizin birlik ve bütünlüğü için didinip durdu.

12 Ağustos 1918'de ?eyhülislâmlığa bağlı olarak kurulan ve devrinin tanınmış İslâm bilginlerini ve fikir adamlarını çatısı altında toplayan bir "yüksek İslâm, danışma, tebliğ ve irşat heyeti" olan Dar'ül Hikmeti'l-İslâmiye'ye genel sekreter olarak tayin edildi. 23 Ocak 1920'de ise genel sekreterlik görevi üzerinde kalmak üzere cemiyetin üyesi de oldu.7

30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan itibaren vatan topraklarının düşmanlarımız tarafından birer birer işgale başlanması Akif'i derin bir ızdırap içinde bırakmıştı. Koca Akif inliyordu. 16 Ekim 1919'da Sebîlürreşâd'da yayımladığı "Hüsran" adlı şiiri onun o günlerde içinde bulunduğu durumu göstermesi açısından önemlidir:

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı, / İslâm'ı uyandırmak için haykıracaktım. / Gür hisli gür imanlı beyinler coşar ancak, / Ben zâten uzun boylu düşünmekten uzaktım! / Haykır! Kime, lâkin? Hani sahipleri yurdun? / Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım; / Feryâdımı artık boğarak, na'şını, tuttum, / Bin parça edip şi'rime gömdüm de bıraktım; / Seller gibi vâdiyi enînim saracakken, / Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım. / Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz; / İnler "Safahat"ımdaki hüsran bile sessiz! 8

Evet, Akif vatanın işgali karşısında dili, eli, kolu bağlı durmadı. Bazı aydınlarımızın iyice ümitsizliğe düşüp Amerikan mandasını bile savundukları bir devirde o, ümitsizliğe kapılmadı. 1920 yılının Ocak ayı sonunda yakın arkadaşı Eşref Edip'le birlikte Balıkesir'e gitti. Burada Millî Mücadele hareketini başlatanlarla, Kuva-yı Milliyecilerle temasa geçti. Zağanos Paşa Camii'nde halka hitap etti.

Cihan altüst olurken, seyre baktın, öyle durdun da. / Bugün bir serseri, bir derbedersin kendi yurdunda! / Hayat elbette hakkın, lâkin ettir haykırıp ihkâk, / Sağırdır kubbeler, bir ses duyar: Da'vâ-yı istihkâk. 9
mısralarıyla başlayan şiiri heyecanla okudu. Büyük davayı, İstiklâle hak kazanma davasını anlattı. Ümitsizliğe yer olmadığını, onun imansızlıktan başka bir şey olmadığını dile getirip, halkı Millî Mücadele'ye çağıran vaazlar verdi.10

Balıkesir'den İstanbul'a dönünce Akif'e "bir taraftan hükümetin, diğer taraftan İngilizlerin şiddetli tazyikatı başladı"11 Artık İstanbul'da duramazdı, 10 Nisan 1920 günü ailesiyle vedalaşan şairimiz, İstanbul'dan ayrıldı. Üsküdar-Alemdağı-İzmit-Adapazarı-Geyve-Eskişehir yoluyla Nisanın son haftasında Ankara'ya geldi. Anadolu'ya geçtiği için "resmî izin almadan memuriyetini terk edip, ortadan kaybolduğu" gerekçesiyle 3 Mayıs 1920'de Dar'ül-Hikmeti'l-İslâmiye'deki görevine son verildi.12

23 Nisan 1920'de açılan birinci Büyük Millet Meclisi'ne 5 Haziran 1920'de Burdur milletvekili olarak katılan13 Akif, Ankara'ya geldikten sonra Anadolu'yu karış karış dolaştı: Eskişehir, Afyon, Sandıklı, Dinar, Burdur, Konya, Antalya, Kastamonu. Gittiği her yerde, camilerde, hükümet meydanlarında yaptığı konuşmalarla geniş halk kitlelerine Millî Mücadele'nin önemini, düşmana karşı koymanın zorunluluğunu, Anadolu'yu da kaybedersek gidecek yerimizin kalmadığını anlattı. "19 Ekim (1920)'de Kastamonu'daki Nasrullah Camii kürsüsünde meşhur vaazını verdi. İstiklâl mücadelesi tarihimizin arka plânında rol oynayan bu çok önemli vaazında Akif, Osmanlı Devleti'nin düştüğü son durumu izah ediyor, Sevr Antlaşması'nı (10 Ağustos 1920) kabul etmenin devleti sona erdirmek demek olduğunu, tek çarenin medeniyet maskesiyle gelen Batı sömürgeciliğinin karşısına insanla ve silâhla dikilmek olduğunu, hissî, mantıkî ve heyecanlı bir üslûpla, yer yer şiir ifadesiyle, hattâ şiirlerle anlatıyordu. Bu konuşma o sırada Ankara'da basılmakta olan Sebîlürreşâd dergisinde çıkıyor, memleketin her tarafına sür'atle yayılıyor, ordu kumandanlarınca ayrı broşürler hâlinde basılıp askere ve halka dağıtılıyor, minberlerde ve kürsülerde tekrar tekrar okunuyordu. Kurtuluş Savaşı'nda halkın ve askerin büyük bir şevkle birlik ruhu teşkil etmesinde, Mehmet Akif'in gerek bu mühim vaazının, gerekse bundan sonraki vaazlarının ve yazılarının büyük rolü olmuştur."14

Akif'in bu vaazlarının, konuşmalarının halk üzerinde bu kadar muazzam tesirini gören Ankara hükümeti, Kastamonu ve İnebolu yolunun İstiklâl Savaşı'ndaki stratejik önemi (çünkü İstanbul'dan Ankara'ya silâh ve mühimmat ikmali bu yolla yapılıyordu. Bu yolun kapanması demek, Ankara'ya silâh ve mühimmat ikmalinin durması demekti.) dolayısıyla, Akif'ten Kastamonu ilçe, kasaba ve köyleri halkını irşat etmesini, Millî Mücadele'nin önemini anlatmasını rica etti. Bunun üzerine Akif, Kastamonu bölgesinin hemen hemen bütün köy ve kasabalarını dolaşarak bu önemli görevi yerine getirdi. Sevr Antlaşması'nın öldürücü maddelerini herkesin anlayabileceği bir şekilde anlattı.15 Bu bölge halkının, Millî Mücadele'ye katılmasında önemli bir rol oynadı.

Şairimiz, 1920 Aralık sonlarında, Eşref Edip'le birlikte Kastamonu'dan Ankara'ya döndü. Üç sayı Kastamonu'da çıkan Sebîlürreşâd'ın 3 ?ubat 1921 tarihli 467. sayısı artık Ankara'da çıkıyordu.

Genel Kurmay Başkanlığı'nın isteği üzerine, Millî Eğitim Bakanlığı, 7 Kasım 1920'de gazetelere verdiği ilânla bir İstiklâl Marşı yarışması açıldığını ve bu marş için (o zaman için çok büyük bir para olan) beşyüz lira ödül konulduğunu bildirmişti. Yarışma haberi bir genelgeyle bütün okullara da duyurulmuştu.

Bu yarışmaya 724 şiir geldi. Fakat bakanlık bunların hiçbirisini istenilen nitelikte bulmamıştı. Bunun üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ve arkadaşları Mehmet Akif'e başvurdular. Akif ise "para için şiir yazmam" diyerek bu başvuruyu geri çevirdi. Bunun üzerine Millî Eğitim Bakanı, kendisinin yarışma şartları dışında tutulacağı sözünü vererek, yarışmaya katılmasını rica etti. Artık Akif'in diyeceği bir şey yoktu. Odasına kapandı ve İstiklal Marşı'nı yazdı.16 Eser 17 ?ubat 1921 tarihli Sebîlürreşâd dergisinde yayımlandı.

İstiklâl Marşı'nı 1 Mart 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi okudu. Hem de "İnsanların ancak kendi eserlerinden esirgemeyecekleri bir sesle"17 Meclis, İstiklâl Marşı'nı şiddetli alkışlarla defalarca kesmiş, ruhları heyecan kaplamış, herkes coşmuştu. Nihayet 12 Mart 1921 Cumartesi günü yine Hamdullah Suphi tarafından dört defa üst üste okunmuş ve her mısraı Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından sürekli ayakta alkışlanarak, Millî marş olarak resmen ilân edilmiştir. Bütün bunlar olurken, meclis büyük bir heyecanla alkış tufanıyla inlerken, Akif "mahcubiyetinden başını kollarının arasına sokmuş, sıranın üzerine yumulmuş", "mecliste duramamış, salona çıkmıştı."18

İstiklâl Marşı şairine verilecek olan beşyüz lira ödülü, Akif'in kabul etmemesi, o zaman bazı kimselerce tuhaf karşılanmıştı. Akif özellikle o günlerde büyük bir maddî sıkıntı içndeydi. Ankara'nın soğuğunda ceketle gezerdi. Paltosu yoktu. Çok soğuk günlerde arkadaşı Veteriner ?efik (Kolaylı)'in muşambasını ödünç alarak giyerdi.

Bir gün Şefik Bey ona:
-"Akif Bey, şu mükâfatı reddetmeyip bir muşamba yahut palto alsaydın daha iyi olmaz mıydı?" diyecek oldu. Akif, böyle konuştuğu için tam iki ay ?efik Bey'le konuşmadı.19 Artık Ankara'nın çok soğuk günlerinde de ceketle dolaşıyordu.

Mayıs 1921'de "Yunan ordusu Yalova, Gemlik civarında Müslüman köylerini yakıyor, İzmit'te çoluk çocuğu bir haneye doldurarak ateş ediyor, birçok Müslümanların burun ve kulaklarını kesiyordu. Gonaris İngiliz gazetelerinde vuku bulan beyanatında: "Biz ehl-i salip harbi yapıyoruz!" diyordu.20 Her gün Yunan istilâsı altındaki topraklarımıza, özellikle de Bursa'ya dair elim haberler geliyordu. Akif, yine bunalmıştı, yine inliyordu, yine bedbahttı, yine muzdaripti. Eline kalemini aldı ve Türk edebiyatına o güzel "Bülbül" şiirini kazandırdı:

Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin; / Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin? / O zümrüd tahta kondun, bir semâvi saltanat kurdun: / Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun. / Bugün bir yemyeşil vadi, yarın bir kıpkızıl gülşen, / Gezersin, hanümanın şen, için şen, kâinatın şen, / Hazansız bir zemin isterse, şâyed ruh-i ser-bâzın, / Ufuklar, bu'd-ı mutlaklar bütün mahkûm-ı pervâzın / Değil bir kayda, sığmazsın -kanatlandın mı- eb'âda; / Hayatın en muhayyel gayedir ahrara dünyâda. / Neden öyleyse matemlerle eyyamın perişandır? / Niçin bir damlacık göğsünde bir umman huruşandır? / Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım: / Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım! / Tessellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda; / Bugün bir hanümansız serseriyim öz diyarımda! / Ne hüsrandır ki: ?ark'ın ben vefasız, kansız evladı, / Serapa Garb'a çiğnettim de çıktım hak-i ecdadı! / Hayalimden geçerken şimdi; fikrim hercümerc oldu, / Salâhaddin-i Eyyubi'lerin, Fatih'lerin yurdu. / Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyninde Osman'ın; / Ezan sussun, fezalardan silinsin yâdı Mevlâ'nın! / Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzi serab olsun; / O kudretler, o satvetler harab olsun, türab olsun! / Çökük bir kubbe kalsın mabedinden Yıldırım Hân'ın; / ?ena'âtlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan'ın! / Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş, / Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş! / Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın; / Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın! / Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem... / Benim Hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! 21

Akif, 1-16 Ağustos 1922 tarihleri arasında, Ali Fuat Paşa'nın başkanlığında kurularak cepheleri dolaşan bir meclis heyetine katılarak, aynı ayın sonunda başlayacak olan Büyük Taarruz öncesinde askerlerimize cesaret verici konuşmalar yapmıştır. 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz'un zaferle sonuçlanıp düşmanın İzmir'e doğru kovalandığı günlerde ise Akif, heyecan içinde Ankara'da duramamış, cesetlerle dolu savaş bölgelerini dolaşmış; düşmanın çıkardığı yangınlara su taşımış, bu şekilde Bilecik'e kadar gitmiştir.22

Büyük zaferden sonra 1 Nisan 1923'te yeniden seçim kararı alan birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, 21 Mayıs'ta son defa toplanıp dağılır. Akif, İstiklâl Mücadelesi'nin sona ermesinden sonra yeniden kurulan ikinci mecliste artık milletvekili değildir. Mayıs 1923'te ailesiyle birlikte İstanbul'a dönmüştür.

ESERLERİ : Safahat, 1911; Süleymaniye Kürsüsünde, 1911; Hakkın Sesleri, 1912; Fatih Kürsüsünde, 1913; Hatıralar, 1917; Âsım, 1919; Gölgeler, 1933.  

ÇANAKKALE SEHİTLERİNE
 
Şu heda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar...
O, ruku olmasa, dünyada eğilmez başlar,
Vurulmuş temiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhidi...
Bedrin aslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın.
Herc u merc ettiğin edvara ya yetmez o kitap...
seni ancak ebediyetler eder istiab.
"Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken gece  mehtabı  getirsem yanına,
Türbedarin gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, aksamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
Sen ki, son ehli salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultani Salahaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki islami kuşatmış, doğuyorken hüsran,
O demir çemberi gögsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrami adin;
Sen ki; asara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...
Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,
Sana ağusunu açmış duruyor Peygamber.
 
                                                Mehmet Akif ERSOY

 

 | Puan: 9 / 5 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar

irem { 06 Aralık 2011 14:56:11 }
kısa istiyorummmmmmmm
hilal { 03 Aralık 2011 14:09:00 }
anlamını bilseydiniz hepsini okurdunuz milli şairiniz o sizin!!!!!!!!!!
kemal { 02 Haziran 2011 15:51:17 }
bu ne ya kim okur
ömer { 29 Nisan 2011 10:50:00 }
şiiri okumadım ama gereksiz şeyler var [:p)]
elanur { 09 Şubat 2010 07:46:40 }
daha kısası yokmuydu
nurşen { 10 Ocak 2010 03:00:04 }
daha kısası yokmuydu
Di?er Sayfalar: 1. 

 

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    




Arama ARAMA